Ceyda Karan
Ortadoğu
diğer yazılar
 
Önerdiklerim

 

 

Başbakan Tahran'da ne buldu?
Saturday, March 31, 2012
Başbakan Erdoğan, Seul'deki nükleer zirveden ayrılırken, "İran'a gidiyorum. Suriye konuşacağım" dedi. Tahran'da umduğunu bulamadı. İran, Suriye yönetiminin arkasında duruyor, her türlü uluslararası müdahaleyi reddediyor.
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik arzularının gerçekleşmesi bakımından, zorlayıcı günlerden geçildiği aşikar. Zira bölgesinde ve küresel çapta etkili güçlerin Suriye’ye bakınca gördükleriyle, Türkiye’nin gördükleri resim aynı değil. En başta daha önce pozisyonlarını aktardığım Rusya, Çin ve İran’la… Misal, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Beşar Esad yönetimine’ne yönelik ettiği üç beş eleştirel lafa bakarak ‘papatya falı’ açmak kısa vadede nasıl sonuç getirir, meçhul. Belki de İslam coğrafyasının geleceği açısından daha kritik olan İran’ın tutumu…


NÜKLEER MÜZAKERE MESELESİ
Bu açıdan Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bu haftaki Tahran ziyareti önemliydi. Başbakan, ABD Başkanı Barack Obama ile görüştüğü Seul’deki Nükleer Güvenlik zirvesinin ardından geçti Tahran’a. Biz de temaslarını izleme fırsatı bulduk. Erdoğan, Tahran’a en son Mayıs 2010’da gitmişti. Bu ziyareti Amerika’yı pek kızdırmıştı. Sebebi Türkiye’nin aslında Obama’nın ‘nasılsa kabul edilmez’ diyerek önerdiği nükleer takas anlaşmasını Brezilya ile elbirliği ederek kotarmasıydı. Elbette ABD yanaşmadı, Tahran Deklarasyonu işe yaramadı. Lakin Türkiye’nin tavrı nükleer programının barışçı olduğunda ısrar eden Tahran’ı pek memnun bırakmıştı. Bu sefer de 13 Nisan’da yeniden başlayacak olan nükleer müzakereler için İstanbul’un evsahipliği gündemde. Lakin Erdoğan’ın Tahran temaslarında İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Muhammed Rıza Rahimi yahut Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi’nin ‘kişisel olarak bunu arzuladıkları’, dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in ise ‘sıcak baktığı’ beyanlarına karşılık, henüz netlik yok. Hatta İstanbul’a direnenin bizzat Hamaney’in ‘adamı’ olan Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Said Celili olduğu söyleniyor. Besbelli ki İran’ın tavrında Suriye’ye dair farklılıklar etkili. Nitekim Erdoğan’ın iki yıl sonraki ziyareti, tümüyle ‘Suriye’nin gölgesinde geçti desek yeridir…

BEKLENTİYİ BAŞBAKAN YARATTI
Elbette beklentiyi yaratan bizzat Başbakan’dı. Zira Seul’den yola çıkmadan, “İran’a gidiyorum. Suriye konuşacağım” dedi. Uluslar arası toplum ABD, Fransa ve Britanya’nın da yer aldığı BM Güvenlik Konseyi’nin başkanlık açıklaması ve Arap Birliği’nin liderler zirvesiin kararıyla şimdilik Suriye krizinde ipleri BM-Arap Birliği ortak arabulucusu Kofi Annan’a bırakmış; Esad yönetimi de Annan’ın altı maddelik planını kabul etmişken; Başbakan, Tahran’a “Esad’a inanmıyorum” diyerek gitti. Türkiye’nin Suriye meselesinde iyice netleşen tezinin iki unsuru var: Esad’in kesinkes gitmesi ve uluslar arası toplumun Suriye muhalefetine silahlandırma dahil her tür desteği vermesi. Ankara bu yüzden Annan’ın ‘Esad yönetimiyle siyasi diyalog’ içeren misyonundan da memnun değil. Suriye krizini ‘Esad’a karşı Suriye halkı’ olarak okuyor ve sonunda haklı çıkacağını düşünüyor. Suriye’deki şiddet döngüsü düşünüldüğünde hak vermemek elde olmasa da Şam’ın hassas sosyolojik yapısını ve geçmişte benzeri durumlar atlattığını unutmamalı.

SALİHİ’NİN İNCE MESAJLARI
Gel gör ki, Rusya ve Çin gibi İran da meseleyi farklı okuyor. Nitekim Erdoğan, ‘Esad’a inanmadığını’ beyan ederken, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad, Suriye özel temsilcisi Faysal Mikdat’ı ağırlıyordu. Ve bu vesileyle, “Suriyeli yetkililerin durumu gayet iyi idare etmesinden çok mutluyum. Müttefikimizi desteklemek için her şeyi yapacağız” buyurmaktaydı. Tahran, Suriye’de silahlı bir iç isyan olduğunu ve Esad’ın reformları uygulamasına bunun mani olduğunu savunuyor. Nitekim Başbakan, Sadabat Sarayı’nda Rahimi ile görüşürken, dışarıda ‘Türkiye ile görüş farklılığını gidermenin yolu olup olmadığını’ sorduğum Dışişleri Bakanı Salihi, incelikli yanıt verdi. “Bazı farklılıklar var. Ama bir yıldır danışıyoruz. Kardeşim Davutoğlu ile 20-25 defa görüştüm” dedi önce ardından ekledi: “Suriye çok önemli bir ülke. Durum çok hassas, sabır istiyor. Türkiye ve Arap ülkelerinin desteğiyle Annan planının uygulanması önemli. Herhangi bir iktidar boşluğunun oluşması halinde etkileri tüm bölgede görülür.”

SURİYE’DEN O KADAR AZ SÖZ EDİLDİ Kİ..
Lakin dikkatli mesajlar derin farklılığı gizleyemiyor. Nitekim, Tahran temaslarında ‘Suriye’den o kadar az söz edildiği’ havası estirildi ki, insanda ‘aslında geri kalanların teferruat olduğu’ izlenimi uyandırdı. Başbakan’ın ilk gün ser verip sır vermemesi de, Ahmedinecad’ın akşam onuruna vereceği yemeği ‘yüksek tansiyon rahatsızlığı’ gerekçesiyle ertesi güne ertelemesi de Türk heyetinde kaçınılmaz bir rahatsızlık yarattı. Türk tarafının ne mesaj verdiklerini anlamak mümkün olmasa da İran tarafı, resmi basına yansıyan beyanlardan anlaşıldığı üzere sözünü sakınmadı.

AHMEDİNECAD’I BIRAK, HAMANEY’E BAK…
Gelecek yıl gidici olan Ahmedinecad bence çok da mühim değil. Zaten Erdoğan’la görüşmesinde ‘kibirli Batılı güçlerin Türkiye ve İran gibi ülkelerin güçlenmesini istemedikleri’ beyanı dışında Suriye açısından kayda değer bir lafı açıklanmadı bile. Asıl, İran’da politikada son sözü söyleyen velayet-i fakih mercii Ayetullah Ali Hamaney’la görüşmeye bakmalı. Başbakan, Meşhed’e giderek görüştü Hamaney’le. Görüşmeye dair İran Cumhurbaşkanlığı sitesine konulan Hamaney’in sözleri imalıydı: ‘Suriye’de Müslüman kanı dökülmesinden ve bölge dışı güçlerin müdahilliğinden rahatsızlık duyduğu’, ‘İran’ın Siyonist rejime karşı direniş cephesi olarak Suriye’yi destekleyeceği’, ‘Suriye’deki reform sürecini devam etmesi’ ve ‘Suriye halkının kendi geleceğini seçimle belirlemesi gerektiği’ sözleri yansıtıldı.

ERDOĞAN’IN SÖYLEŞİSİ: PARTİLER KURULSUN, BAAS KURMASIN
Erdoğan’ın Hamaney’e ne yanıt verdiğini bilmiyoruz… Sadece bu görüşmenin ardından, aslında bir akşam önce kaydı yapılan Erdoğan’ın İran Radyo Televizyonu’yla söyleşisi var. Ve şu vurgu dikkat çekici: “Eğer Esad seçimden korkmuyorsa, halkın önüne sandık kurmalı ve partilerin şekillenmesine izin vermeli. Esad’ın Baas partisi de bir parti kurmamalı ve geçmişte kalmalı.”

‘BAĞCIYI DÖVMEK DEĞİL, ÜZÜMÜ YEMEK’ VURGUSU
Benim anladığım, Türkiye, Suriye konusunda ne dediyse Tahran’dan ‘olumsuz’ yanıt aldı... Başbakan’ın Ankara dönüşündeki açıklamasının tonu da gayet düşüktü. Başbakan, tıpkı İranlı yetkililer gibi ‘bölgede her türlü istikrarsızlığın Türkiye ve İran dahil tüm ülkeleri etkileyeceğinin’ altını çizip, ‘İran’la ortak gayretlerin süreceğini’ vurguladı. “Bizim Türkiye olarak temennimiz bağcıyı dövmek değil, üzümü yemektir. Suriye'deki bu gidişe bir an önce nasıl dur diyebiliriz, bunu nasıl durdurabiliriz ve Suriye halkının iradesinin iktidar olduğunu nasıl görebiliriz? Bunun için herkesin bir şeyler yapması lazım..Şüphesiz üzerimize düşeni yapacağız” sözleriyle de Pazar günü İstanbul’da düzenlenecek ‘Suriye’nin Dostları’ Grubu’nun ikinci toplantısına atıf yaptı.

SUK TANINMAZSA…
Pazar günkü toplantı Türkiye’nin pozisyonu açısından kritik. İran bu toplantıya davetli değil. Rusya ve Çin ise davete icabet etmeyi açıkça reddettiler. Kofi Annan’ın da gelmediği söyleniyor. Türkiye bu toplantıda Suriyeli muhalifleri aynı çatıda buluşturmak için bir yıldır çalıştığı Suriye Ulusal Konseyi’ni ‘tek meşru temsilci’ olarak tanınması kararı çıkartabilirse, amenna. Lakin Tunus’taki ilk toplantıda başarı sağlanamamıştı. SUK, geçen hafta ‘milli misak’ adlı bir belge kabul ederek birleşmiş görünse de Kürt grupların son dakikada çekip gitmesi durumu gölgeliyor. İstanbul’dan SUK’a böylesi bir destek çıkartılamazsa, Türkiye’nin yeni manevralara ihtiyacı olacak. Zira o vakit uluslar arası planda ‘yalnızlaşma’ tehlikesi iyice belirginleşecek

© 2013 Ceyda Karan
Avrupa Amerika Latin Amerika Afrika Ortadoğu Avrasya Asya / Pasifik Portreler