Ceyda Karan
Ortadoğu
diğer yazılar
 
Önerdiklerim

 

 

Suriye ve Ortadoğu'da 'sonun başlangıcı'
Friday, August 19, 2011
Obama, "Suriye halkının hayrı için Başkan'ın gitme vakti geldi" dedi. Fakat Şam'dan gelen sınırlı haberler rejimin sağlam durduğunu, Selefi muhalefete 'darbeler' vurduğunu, orduda öyle fazla çatlaklar da bulunmadığına, alternatif bir muhalefet çıkarılamadığına işaret ediyor. Ramazan filan denlenmeyen şu günleri mumla aramazsak iyidir...
Amerika sonunda ‘baklayı ağzından çıkardı’. Başkan Barack Obama, bu kez Hüsnü Mübarek’teki gibi ‘kükremedi’, Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamasıyla ‘hırladı’: Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a açıkça “Suriye halkının hayrı için Başkan’ın gitme vakti geldi” dedi. Bu kadarı kafiydi. Zira George W. Bush’un Irak’ta yaptığı gibi bir işgale kalkışacak hali yok. Bölgede 20. yüzyıldan miras statüko çatır çatır çatırdamaktayken, yabancılara ne hacet! 

Üst düzey bir Türk Dışişleri yetkilisinin deyişiyle ‘eli kulağında’ olan Obama’nın bu sözleri, ‘sonun başlangıcı’. Bölgenin bütün ‘oyuncuları’ düğmeye basılmasını bekliyordu zaten. Bu yüzden Türkiye geçen hafta Suriye’ye baskısını yoğunlaştırdı. Başbakan Tayyip Erdoğan, tonunu giderek artıracak şekilde restler çekerken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Şam’a gitti, Esad’la 6.5 saat görüştü. Lazkiye operasyonu sonrası ise kameraların önüne çıkıp Ankara’nın Şam’ı ‘terk edeceğini’ ayan beyan ilan etti. 

'MEZHEP ÇATIŞMASI' TEHLİKESİ EN ÜST SEVİYEDE
Suriye’den bakıldığında aslında hala aynı yerdeyiz. Gelen sınırlı haberler, Esad ve Baas rejiminin hala Şam ve Halep’te sağlam durduğu, son operasyonlarıyla silahlı Selefi muhalefete ‘darbeler’ vurduğu, orduda bir kısım rivayetlere rağmen pek çatlaklar bulunmadığı, alternatif olabilecek güçlü bir muhalefetin teşkil edemediği ve belki de en mühimi en fazla da rejimin işine gelecek şekilde ‘mezhep çatışması’ tehlikesinin en üst seviyede olduğuna işaret… Ancak ekonomik yaptırımlar giderek kıskacı daraltırken, Türkiye’nin de tümden sırt çevirmesi, kaçınılmaz sonun gelmekte olduğunu gösteriyor. Asıl mesele bu ‘sonun’ nasıl geleceği? 

REJİM İÇİN 'VARLIK MÜCADELESİ'
İş Suriye’yle sınırlı kalabilecek olsa hayalci senaryo, Esad’ın ve Baas rejiminin pes etmesi olurdu. Baas partisinin Çarşamba günü olağanüstü toplanıp kendisini ‘toplumun lideri’ kılan zemini kaldıracak şekilde 8. maddeyi değiştirmeyi tartışması filan, bu saatten sonra nafile. Herkes Baas rejiminin çoğunluktaki Sünnilerin hakimiyetinin tezahürü olacak ‘demokratik’ bir rejime ‘evrilemeyeceğinin’ farkında. Zira Esad ve Baas rejimi için sorun ‘varlık mücadelesi’. Eğer birileri bir ‘oyun’ kurguladıysa, Esad pek şık ‘oyuna geldi’. Ülkeyi bölgede herkesin kartlarını üzerine kardığı bir pozisyona taşımayı başardı! 

SUUDİLER 'SÜNNİ İKTİDAR IŞIĞI' GÖRDÜ
Suudi Arabistan, bizzat Kral Abdullah’ın sert çıkışı eşliğinde Şam Büyükelçisi’ni geri çekmesi en manidar olanı. Arap isyanları petro dolarlarına rağmen yüzde 15’lik Şii nüfusunu da etkiler diye çekinen, sırf bunun için Bahreyn’i alenen işgal eden Vahhabi Suudi Arabistan, bunu boşuna yapmamıştır. Şam’da, İran’ın stratejik pozisyonunu nihayete erdirecek bir Sünni iktidar ışığı görmüş olsalar gerek!  

İRAN ŞAM'A 'TÜRKİYE PAHASINA' KALKAN OLUR MU?
Şam’ın artık tutunabilecek tek dalı İran. İran için elbette bölgede İsrail ve Suudi Arabistan’la mücadelesinde Suriye’nin önemi büyük. Ancak Esad ve Baas rejimine ‘Türkiye pahasına’ kalkan olup olmayacağı tartışmalı. Acemler ince eleyip sık dokur… Arap isyanlarını ‘1979 İslam Devrimi esintili’ gören İran, Esad’dan ümidi kesip farklı yönelimlere girmekte hiç de zorlanmaz. Elindeki kartları da ‘zayıf değil’. Misal son Karayılan yakalandı/yakalanmadı olayında görüldüğü üzere Türkiye’ye karşı oynayabileceği bir ‘Kürt kartı’ var. Elbette bir de ‘Irak kartı’ var ki, etkileri itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ilgilendirmekte. Ne de olsa, Amerikalıların devirdiği Saddam’ın koltuğunda artık Şii Maliki oturuyor. Talihin azizli midir bilinmez, Irak meclisinde, Saddam Hüseyin’in 1. Körfez Savaşı’na sebebiyet veren 1990’daki işgalini anımsatacak şekilde ‘Irak’ın petrolünü çaldığı’ gerekçesiyle Kuveyt’e sert çıkışlar yapan milletvekillerinin türemesi boşuna değildir. 

TÜRKİYE'NİN YOL HARİTASI 'LİBERAL MÜDAHALECİLİK'
Hal böyleyken, Türkiye’nin tercihleri haddinden fazla önemli. Yakında Şam’la ilişkilerin kesildiğini yahut Suriyeli muhalifleri birleştirme çabalarının ikiye katladığını görürsek, hiç şaşırmayalım. Türkiye’nin ortada kendisini doğrudan ilgilendirecek sebepler olmaması halinde kalkıp tek başına Suriye’yi işgale kalkışacağı filan yok. Biz beğensek de beğenmesek de retoriğini ‘insan hakları’ söyleminin oluşturduğu ‘liberal müdahalecilik’ çağında ‘yol haritası’ belli. Böylesine bir işe girişilecekse bu ancak ‘uluslar arası onayla’ oluşturulacak bir bölgesel güç çerçevesinde olabilir. 

CİDDİ SIKINTILAR
Ancak elbette bu çerçeve çok ciddi sıkıntılar barındırıyor. Esad’ı ‘yollayacak’ bir bölgesel müdahalede İranlı bir denklem kurmak haddinden fazla zorken, İran’sız kurulacak denklem ise ancak Sünni-Şii cepheleşmesini derinleştirir. Türkiye İran ile ‘cepheden’ karşı karşıya gelir. Tahran’ın da Şam gibi ‘varoluşsal tehdit’ algısı içinde bulunduğu düşünüldüğünde, açık bir bölgesel savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalınması işten bile değil! Zaten Amerika’nın ‘çekilme’ takvimi işlerken, Irak’ta şiddetin dolu gizgin gitmesi, Mısır’daki belirsizlik ve Sina’da son yaşananlarla İsrail hattının iyice gerilmesi, Lübnan’da Hariri suikastı iddianamesinin açıklanması üzerinden Hizbullah’la bilek güreşinin yeni bir aşamaya girmesi filan düşünülürse ‘kazan kaynıyor’.

Kıssadan hisse. ‘Müneccimler’ ne der bilmem ama Ortadoğu coğrafyasının ‘Ramazan filan dinlemediği’ şu günleri mumla aramazsak iyidir…
 
© 2013 Ceyda Karan
Avrupa Amerika Latin Amerika Afrika Ortadoğu Avrasya Asya / Pasifik Portreler