Ceyda Karan
Ortadoğu
diğer yazılar
 
Önerdiklerim

 

 

Ortadoğu'da 'kalemi eline alacak' güç
Wednesday, September 14, 2011
Kimsenin 'sütten çıkmış ak kaşık' olmadığı Ortadoğu'da yeni dengeler oluşuyor. Potansiyeli en büyük ülke ise Türkiye. Türkiye bu süreçte laik, demokratik ve mezhepler üstü durabilirse, 'kalemi eline alacak' güç olabilir
Hiçbir gücün ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olmadığı Ortadoğu coğrafyasında yaşıyoruz.  Ahlanıp vahlanmanın alemi yok. El mahkum, tarih böyle yazılıyor. Ortadoğu’da ‘kalemi ele alacak’ başka bir güç görünmediği bir ortamda, Türkiye’nin ‘kalemi kırmadan’ bu tarihi ‘yazması’ icab ediyor… Mesele ‘emperyal heveslerim’ filan değil, anlamak ve gidişatı doğru tespit etmekle alakalı…

Ortadoğu coğrafyasında geri dönüşü olmayan bir dönüşüm sürecini yaşıyoruz. Beğenelim yahut beğenmeyelim, küresel sistemle bir şekilde uyum sağlayanın ‘ayakta durabileceği’, ‘direnenin ise gitmek durumunda kaldığı’ bir süreç bu… Tunus, Mısır ve Libya örnekleri bize bunu gösteriyor. Küresel sistem için giderek önem kazanan Ortadoğu’da duvarların tümden kalkması. Bunun olabilmesinin koşulları da en başta Sami halklarının ‘hizaya sokulması’. Yani Arapların ve İsraillilerin... Bölgede bu hizalanmayı zorlayabilecek potansiyeldeki tek ülke Türkiye. Demokratik tezahürün ürünü güçlü bir hükümeti; küçümsenemeyecek bir ordusu mevcut. Ekonomik potansiyeli inkar edilecek gibi değil. Yine biz beğenelim yahut beğenmeyelim, bunun tamamlayıcı faktörü de Ortadoğu sokaklarının nabzı yakalayan, ruhuna hitap eden pragmatik bir lider…

RİSKLER VE FIRSATLAR
Bütün bu sebeplerledir ki, birkaç yıl önce Türkiye’nin ‘eksenini kaydıranlar’ artık bahsi başka hususlardan açmaktalar. Türkiye’nin önünde bölgesinin öncü/dönüştürcü gücü olma yolunda defalarca altını çizmeye çalıştığım olanca risklerine karşın önemli bir fırsatı var. Artık mesele bunun ‘olabilirliği’ değil, nasıl olacağı…

'AYNI ANLAM COĞRAFYASI'
Başbakan’ın adeta ‘Arap kahramanı’ gibi karşılandığı Mısır’da verdiği mesajlar bu açıdan hakikaten çok dikkat çekici. Türkiye’nin onyıllardır görmezden geldiği Arap coğrafyasına ‘aile’ ve ‘kardeşlik’ hitaplarıyla yetinmedi Erdoğan. Konuşmasındaki, “farklı dinlerle aynı anlam coğrafyasının ve kaderin paylaşıldığı ortak geleceğe sahip çıkma” vurgusu Türkiye’nin laik karakterin tezahürüydü. “Halkların meşru beklentilerinin karşılanıp eşzamanlı siyasi, ekonomik ve sosyal reformlara gidilmesi” gerektiğinden söz ederken, Arap liderlere ince ikazı münasip gördü. İsrail’e bir yandan “süreci tersine çevirmeye çalışan gizli mihrak” atfıyla yüklendi; diğer yandan da “İsrail’in siyasi saldırganlığının İsrail halkının geleceğini tehdit ettiği” vurgusuyla Yahudi halkını başka bir yere koyduğunun altını çizdi. “İsrail’in ancak makul ve sorumlu normal bir devlet olarak davranması halinnde içine düştüğü yalnızlıktan kurtulmayı başaracağı” acı tespitinden bilmem İsrail liderleri neler anladı! “Filistin devletinin kurulmasının bir seçenek değil zorunluluk olduğu”, bu meselenin artık “uluslar arası düzenin meşruiyetini belirleyen bir mesele haline geldiği” yolundaki sözleri ise küresel sistemin köşe taşlarını tutanlara gayet manidar bir mesajdı.

TÜRKİYE DIŞINDAKİ GÜÇLER
Ortadoğu'ya kısa ve orta vadede olumlu ve olumsuz güçlü etkilerde bulunacak Türkiye dışındaki güçler herkesin malumu: Mısır, Suudi Arabistan, İsrail ve İran. Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sonrası Mısır’ın kısa vadede dengeleri derinden sarsacak bir etkide bulunması hayli zor. Kahire’nin İsrail’li Camp David barışıyla kurulmuş statükoya dönebilmesi mümkün görünmezken, daha uzun süre iç dizaynla iştigal etmek durumunda kalacak. Kuvvetle muhtemel ki başlıca dert daha ziyade iç ve dış dengeleri tutturmak olacak.  
 
Suudi Arabistan’da petro-dolarlar perde arkasından iş bitirmeye yarıyor görünse de Vahabizmin küresel sistemin ekonomi dışı gerekleriyle uzun vadede uyum sağlaması imkansız. ‘İran sendromunu’ üzerinden atması da mümkün olmayan Suud’un gözü her daim Şii nüfusun ağırlıkta olduğu Körfez bölgesi, özellikle de Bahreyn ve Yemen’den petrol bölgelerine yayılması kaçınılmaz Şii etkisinde olmak durumunda. 

İSRAİL 'AKINTIYA KARŞI KÜREK ÇEKİYOR'
İsrail’in ‘akıntıya karşı kürek çektiğini’ kaç yıldır yazmakta olduğumu ben bile unuttum. İsrailliler hala anlayamıyor. ‘Arap Baharı’yla ilintilerini kuramıyor, hep aynı “Bu sürecin taleplerinin İsrail’le alakası yok. Otoriter yönetimlerin yıkılıp toplumlarının modernize olmalarıyla sınırlı’ nakaratını tekrarlıyorlar. Bunun başlıca sebebi elbette İsrail’de ‘monte edilmişlik’ hissiyatının aşılıp ‘yerliliğin’ bir türlü geliştirilememesi... Aynı şekilde İsrailli politikacılar bu yüzden, Mavi Marmara’da yapılan büyük hatadan sonra “Türkiye ile normalleşme/iyi ilişkiler istiyoruz” demelerinin kafi geleceğini zannediyorlar. Amerikalı Yahudi kökenli yazarlar ise Türkiye’nin dostluğunu yitirmeye sebep olan bu olayın benzeri geçenlerde Mısır’la yaşanınca,  “İsrail günah keçisi yapılıyor” diye ahlanıp vahlanmakla iştigal etmekte. Amerika’daki Yahudi lobisinin etkin olduğu Kongre, ‘İsrail’den vazgeçer’ filan demiyorum. Kısa vadede bu mümkün görünmüyor zaten. Elbette Amerika’da 2012 seçiminin ‘Obama Amerika’sı aklının devamını getirip getirmeyeceği bu manada en mühim husus. Lakin bu ayrı bir yazının konusu. Her koşulda İsrail’in her saldırganlığının artık bir ‘fatura’ olarak geri döndüğünü görenlerin sayısının artması kaçınılmaz. Hatta ironik olacak ama insanın aklından ‘böyle giderse İsrail ancak İran’la müttefiklik ederse Türkiye’yi zorlar hale gelecek’ gibi laflar geçiyor. 

İran’a gelince. Tahran’ın küresel sistemle başı belada iken, etkisi Şii coğrafyayla sınırlı. Ancak elbette en derin hesap kitabı gerektiren elbette İran’la ilişkiler ve dengelerin tutturulması olacak.

Hal böyleyken, bölgesel denklem içinde Türkiye’nin en mühim zaafı Kürt meselesi. Ve son 10 yıl içinde Kuzey Irak’ta sergilediği ve daha öncesinde düşünülemeyecek olan esneklik umut vaad ediyor. Elbette gidişata dair tespitleri dozajı kaçırarak ‘Türk yüzyılı’ söylemine vardırmanın alemi yok. Bunun olabilmesi için Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğini Avrasya, Balkanlar, Avrupa Birliği, Akdeniz’de de gösterebilmesi icab eder ki kısa vadede bu mümkün görünmüyor. Bütün bunlar Başbakan’ın Arap isyan coğrafyasına yönelik turu sonunda kalkacak kaşlar, bilenecek dişler olmadığı anlamına gelmiyor. Lakin ‘el mahkumsa’, ‘kalemi kırmadan’ tarih yazmanın bir yolu bulunmak durumunda. 

LİDERLİĞİN KOŞULU, 'LAİK, DEMOKRATİKMEZHEPLER ÜSTÜ' DURABİLMEK
Türkiye dengeleri gözetebilecek pragmatik yaklaşımla, tüm dönüşümlere destek verecek, Arap sermayesini yönlendirebilecek, ekonomik, politik ve askeri veçheleriyle bölgesel bir güç olmayı başarabilir. Bu yolda misal Mısır’da Kıptiler, Lübnan’da Dürziler, Suriye’de Nusayrileri gözetecek; mezhepler üstü, laik, demokratik karakterin muhafaza edilebilmesi büyük önem taşıyor. Dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da öncü/dönüştürücü güç olarak Türkiye’nin meseleyi zamanla Erdoğan’ın ‘şahsiyetinde’ olmasından çıkartarak, Türkiye’nin liderliğine dönşütürülmesi ‘Kurumsallaştırma’ ve ‘sürdürülebilir kılma’ için gereken bu. 
 
 
 
 
© 2013 Ceyda Karan
Avrupa Amerika Latin Amerika Afrika Ortadoğu Avrasya Asya / Pasifik Portreler