Ceyda Karan
PORTRELER
diğer yazılar
 
Önerdiklerim

 

 

Arafat, baris süreci ve propaganda makinesi
Wednesday, December 15, 2004
Oslo sürecine dair rivayetler ve hakikatler...
13 Eylül 1993'te Beyaz Saray'da tarihi nitelikteki Oslo süreci basladiginda, Israil Basbakani Izak Rabin, Filistin lideri Yaser Arafat'in elini sikmaya güç bela razi edilmisti. Ama kutsal Kenan ülkesinin ayni soydan (Sami) gelen iki kanli biçakli halkini barisa çekmeye çalisan ABD Baskani Bill Clinton'a dönüp eklemisti, "Öpüsmek yok." 
Clinton'in 1999'da yayimlanan anilarina göre, Rabin, sovmen yani hiç de yabana atilir olmayan Arafat'in, Araplarin geleneksel samimiyet kurma biçimi olan dudaktan öpmeye yelteneceginden hayli kaygiliydi. Söyle anlatiyor: "Arafat'in eger beni öpmezse, el sikismadan sonra Rabin'i öpmeye kalkismayacagindan emindim. Bu öpücügün olmamasinin Rabin için ne denli önemli oldugunu da biliyordum." ABD Baskani'nin tek seçenegi, sol eliyle, Arafat'in sag elini tutup iyice kavramak ve olasi manevrasini önlemekti. 
O da öyle yapti. Sonuçta Rabin, elini uzatmakta epeyce nazlanirken, Arafat hem öpücügünden oldu, hem de ilk elini uzatan... 
O tarihte hasminin elini kisa süreligine tutan ama öpmeyi basaramayan Arafat, 20. yüzyilin büyük güçlerinin gayretleriyle vatansizlastirilmis halkina bir devlet birakamadan geçen hafta bu dünyadan göçüp gitti. Ve yoklugunun, Filistin halkina 'yepyeni' bir liderlikle baris getireceginden söz edilip duruluyor simdi. Hem de 10 yilli askin süreçte denenmis ve hüsranla sonuçlanmis Oslo ilkeleri üzerinden... Ama iste bunun ne denli beyhude bir çaba olacagini anlayabilmek için dönüp Arafat'in nasil ve neden 'basarisiz olduguna' tekrar bakmak gerekiyor. 

BIR YANLISI DÜZELTMEK
Öncelikle ise yillardir israrla yanlis telaffuz edilen bir seyi düzelterek baslamak gerek. Beyaz Saray'da 1993'te imzalanan, resmi adiyla Oslo Ilkeler Deklarasyonu (DOP), baris anlasmasi degildi. Norveç baskentinde uzun ve hararetli tartismalarin ardindan ortaya konulan bu deklarasyon, 'toprak karsiligi baris temelinde' akibeti meçhule uzanan bir müzakere sürecinden öteye geçmiyordu. Israil'in süreç sonunda BM Güvenlik Konseyi'nin 252 ve 338 sayili kararlarina uyarak 1967'den beri Filistin topraklarinda sürdürdügü isgali sona erdirecegini vaat ettigi DOP kisaca söyle özetlenebilir: 

OSLO ILKELERI...
* Israil, bes yillik süreçte öncelikle isgal altindaki Gazze Seridi ve Eriha'dan baslamak üzere Bati Seria'da da miktari belirsiz bazi topraklardan geri çekilir.
* Geri çekilinen topraklarda Filistin Özerk Yönetimi kurulur ve bir polis gücü olusturulur.
* Filistinliler Israil'in varolma hakkini tanir ve terörizmi önler. 
* Bu temel üzerinde 4 Mayis 1994'te tarihe Kahire anlasmasi olarak geçen özerklik anlasmasi imzalandi. Ne tesadüf ki, bu anlasma daha baslangiçta Israil'in geri çekilecegi toprak parçasi miktarini azaltivermisti. Israil Gazze'nin sadece yüzde 65'inden çekildi, Eriha'dan çekilmeyi sinirlandirdi. Isgalden 'kurtulan' bölgelerde Filistin Özerk Yönetimi kuruldu. Bu imzanin karsiligi ise iki lidere ekimde Nobel Baris Ödülü olarak döndü. 
" Arafat 1 Temmuz 1994'te 27 yillik sürgünden sonra Filistin topraklarina ilk kez ayak basiyor, Gazze'de özerk yönetimini kuruyordu. Israil ve Amerika diplomatik zafer, Filistinliler de 'bir nebze nefes alma' firsatiyla, bir de umut elde ediyordu..

FILISTIN'E KALANLAR...
Ardindan Eylül 1995'te 'Oslo 2' diye anilan Taba anlasmasi geldi. Bu anlasma da isgal altindaki Bati Seria'yi üç bölgeye ayirdi. Israil 'A Bölgesi' diye anilan topraklardan tümüyle geri çekildi (Nablus, Cenin, Tulkarm, Kalkilya, Ramallah, Beytüllahim kentleri ve ancak taa iki yil sonra 1997'de 400 Yahudi'ye karsilik 20 bin Filistinlinin yasadigi El Halil'in yüzde 80'i) ki, buralarin toplama orani yüzde 3'tü. 'B Bölgesi' denilen ve yüzde 23 oraninda topraga tekabül eden bölgelerde ise Filistinliler belediye yönetimlerini üstlenirken, güvenlik ortaklasa saglanmaya baslandi. 'C Bölgesi' ise yaklasik 150 yasadisi Yahudi yerlesiminin kurulu oldugu yüzde 74 oranindaki toprak parçasina tekabül ediyor ve Israil'in mutlak egemenliginde kaliyordu. 
Bu arada öpücük konduramadigi Rabin, 1995'te asiri dinci bir Yahudi'nin kurbani olarak hayata veda ederken, Arafat, bir yil sonra 20 Ocak 1996'da yapilan seçimlerde halki tarafindan ezici bir çogunlukla Filistin Özerk Yönetimi Baskanligi'na seçiliyordu. Ama baskanligi, Oslo sürecinin islemesine bagliydi. 

NETANYAHU FAKTÖRÜ
Tabii Israil'de siyaset kazani kayniyordu. Rabin'in halefi Simon Peres'in yenilgiye ugradigi 1996 seçiminde basbakanliga getirilen sagci Likud Partisi'nin lideri Benyamin Netanyahu'yla isler kolay yürümüyor, anlasmalar geregi Filistin Özerk Yönetimi'ne devri gereken topraklar verilmiyordu. Takvimler 23 Ekim 1998'i gösterdiginde, Israil'in Bati Seria'dan yüzde 13.1 oraninda topragi Filistinlilere iadesini, Gazze'den Bati Seria'ya güvenli geçis koridoru açilmasini, Refah'ta havaalani ve liman insasini ve 750 kadar Filistinli esirin birakilmasini öngören Wye River anlasmasi imzalandi. Ama sürekli Filistin Yönetimi'ni güvenligi saglayamamakla suçlayan Netanyahu, 1999'da erken seçime gidecegini ilan edip bu vesileyle anlasmayi askiya aliverdi. Oslo sürecine en basindan karsi duran ve Arafat'in kontrol edemedigi Filistinli örgütlerin intihar saldirilari da bu zorlu sürecin tuzu biberi oluyordu. 

ISÇI PARTISI'NIN FARKI
Velhasil, Netanyahu'yla isler yürümezken, Arafat'in 'imdadina' Israil'deki seçimler yetisti ve erken seçimde Isçi Partisi 18 Mayis 1999'da bu kez Barak'la iktidara geldi. Dünyada 'baris çanlari çalinirken', Clinton firsati kaçirmadi, 5 Eylül'de Barak'la Arafat'a nihai statü anlasmasinin yolunu açacagi düsünülen Sarm el-Seyh memorandumunu imzalatti. Mart 2000'de Israil, nihayet Filistin Yönetimi'ne Bati Seria'da 6.1 oraninda topragi transfer edebilmis, Filistin Yönetimi de bölgenin yüzde 40'inda hüküm sürmeye baslamisti. Sirada nihai statüye hükmedilecek meshur Camp David vardi. 

HEP AYNI HIKAYE
Ama iste dönemin ABD Disisleri Bakani Madeleine Albright'in Arafat'in itirazlarina ragmen alelacele organize ettigi Camp David zirvesinde her sey yerle bir oldu. Arafat, 25 Temmuz 2000'de ABD baskanlarinin dinlenme mekâninda düzenlenen zirvede, masadan kalkip gidiverdi. 29 Eylül'de Saron, tüm dünyadaki Müslümanlar için kutsal olan Harem-üs Serif ziyaretiyle savasin fitilini atesliyor, 2. Intifada basliyordu. 15 günün bilançosu, besi Israilli 100'ü Filistinli toplam 105 kisinin hayatini yitirmesiydi. Hepsi ama hepsi, Arafat'in suçuydu. Camp David'de cazip önerilere 'Hayir' diyerek büyük bir hata yapmis, halkini da kendisini de yikima sürüklemisti Arafat!.. 
Temmuz 2000'den beri dünya bu hikâyeyi dinliyor. Hikâye, Ortadogu'da elinizi sallasaniz bir Arap monarkina çarpacak diktatörlük ve yolsuzluk soslarina bulaniyor. Sanki dünyada isgalci güçlere karsi bagimsizlik savaslari 'demokrasiyle' kazanilmis gibi!.. Sanki milletleri bagimsizlik ve özgürlüge 'tek adamlar' tasimamis gibi!.. Ama asil nokta gözden kaçiriliyor. 'Baris süreci', 'baris umudu' diye Filistinliler ve Israillilerin önüne konulan Oslo sürecinin aslinda ne menem bir sey oldugu... Tipki Camp David'de Arafat'in önüne konulan 'cazip' öneriler gibi... 

PEKI CAMP DAVID?
Camp David'de ele alinan ama Clinton'in müzakerelere katilan danismani Robert Malley'in daha sonra dile getirdigi gibi asla kâgida dökülmeyen konular ana basliklariyla söyleydi: 
* Toprak iadesi, yasadisi Yahudi yerlesimleri. 
* Sinirlar. 
* Kudüs.
* Filistinli mültecilerin geri dönüs hakki. 
* Barak, Filistin lideriyle nadiren yüz yüze geldigi, ipleri Clinton'a biraktigi zirve sonunda, Filistinlilere yüzde 91 oraninda toprak iadesini içeren emsalsiz bir teklifte bulundugunu, Arafat'in ayagina gelen firsati teptigini öne sürdü. Amerikan ve Israil propaganda makinesi, dünya kamuoyunu yönlendirmek için seferber oldu. Barak, 'hiçbir Israilli siyasinin veremedigi tavizleri vermisti.' Clinton da Israil televizyonuna çikip suçu Arafat'in üzerine atti, Filistin liderini devlet ilan etmeye kalkarsa ABD büyükelçiligini Tel Aviv'den Kudüs'e tasimakla tehdit etti.

YÜZDE 91?
Peki gerçekte ne olmustu? Barak'in sözünü ettigi yüzde 91, aslinda Israil'in müzakereye açtigi orandi ve üstelik sadece Bati Seria'yi kapsiyordu. 1967'deki Arap-Israil savasi sonrasi isgal edilen, Dogu Kudüs ve Gazze ile uzun vadede Israil'e 'kiralanacak' topraklar da düsüldügünde Barak'in önerisi topu topu yüzde 50'ye denk geliyordu. Bu da 1948'de Israil kuruldugunda BM'nin Filistinlilere verdigi topraklarin yüzde 22'siydi. Üstelik Israil önerisi, Filistin topraklarini 'Kuzey Bati Seria, Merkez Bati Seria, Güney Bati Seria ve Gazze' olmak üzere dört kantona bölüyordu. Bu topraklarin etrafi Israil tarafindan çevrilecek ve kontrol altinda tutulacakti.

BANTUSTAN MISALI
Yani Filistinliler, kendi memleketlerinde Israil iznine bagli seyahat edecekti. Filistinlilerin kontrol altinda tutabilecekleri sinirlari, hava sahalari ve su kaynaklari olmayacakti. Ortaya çikacak ucube devlet, Güney Afrika'daki irkçi Apartheid rejiminin bir zamanlar siyahlara sundugu 'Bantustans'tan farksizdi. 
Zirvenin basarisiz olmasinin en önemli nedeninin, sembolik önemi büyük, kutsal kent Kudüs oldugu zannedildi. Tabii Israil, Dogu Kudüs konusunda da taviz vermemisti. Filistin Yönetimi, sadece halihazirda Filistinlilerin yasadigi Dogu Kudüs'teki birkaç mahalleyi ve Mescid-i Aksa'yi kontrol edecek, civar köylerdeki Filistinlilerin buraya ulasabilmesi için bir yeralti tüneli insa edilecekti. Bu arada Dogu Kudüs'teki Filistinlilerin devletleriyle baglari olmayacakti. Barak, zirvede Clinton'a söz verdigi halde, Kudüs'ün burnu dibindeki üç Arap köyünden çekilme ve Filistinli esirleri birakma vaadini de geri çekti. Hatta bu yüzden ABD baskanini öfkelendirdi. 

MÜLTECILER KOZU
Barak, komsu ülkelerde mülteci hayati yasamak zorunda kalan 4 milyon Filistinliden sadece 100 bininin, ailelerin birlestirilmesi plani çerçevesinde geri dönmesini önerdi. Filistin tarafi, vatanlarini hiç göremeyecek olanlara tazminat ödenmesini istedi. 1949'da Filistinlilerin Israillilere birakarak kaçip gitmek zorunda kaldigi mülkleri için Britanya, Fransa ve Türkiye'den üçlü komitenin biçtigi deger 124 milyon sterlin, bugünün parasiyla milyarlarca dolari buluyordu. Ama Israil tarafi, böyle bir parayi uluslararasi toplumun yaratmasi gerektigini, kendilerinin küçük bir katki yapabilecegini belirtip bu fondan ayrica 1948 sonrasi Misir, Fas ya da Yemen gibi Arap ülkelerini terk etmek zorunda kalan Yahudilerin de yararlanmasini istedi. Ki böylece bu sorun da Filistinlilere karsi koz olarak kullanilirken, söz konusu Yahudiler zaten mülteci degil 'siyonist göçmenler' sifatiyla çoktan 
Israil'e gidip Filistinlilerden kalma evlere yerlesivermisti. Bu arada Israil'in yüzbinlerce Filistinlinin mülteci konumuna düsmesi yüzünden özür dilemeyecegini hiç saymiyoruz. 

'ISRAIL ÖNERISI YOKTU'
Kisacasi Camp David'de olan biten, isgalin allanip pullanip yeniden sunulmasindan baska bir sey degildi. Malley'in zirve konusunda Arafat'in eski danismani Oxford St. Antony's College'dan Hüseyin Agha ile New York Review of Books'ta yayimlanan makalesindeki ifadeleriyle, "Aslinda ortada Israil önerisi yoktu." Nitekim Israil basini, sonra Barak'in kabul edilemez öneriler ortaya atip suçu Arafat'in üzerine yikma taktigi izledigine dair komplo teorilerine yer verdi. Bu, 'Filistin tarafindan muhatap alinabilecek kimse yok' seklindeki eski Israil deyisine pek bir denk düsüyordu. 

SARON SAHNEDE
Ama tabii 'Clinton tuttu, Barak pisirdi, Arafat yiyemedi'. Filistin lideri daha sonra üzerindeki baskiyi anlatabilmek için, "Beyrut'taki iki aylik kusatmadan bile beterdi" diyecekti. 
Zirve taraflarin çabalarini sürdürecegine dair kisa açiklamayla sona erdi. Arafat Filistin'in yolunu tutarken, Likud lideri Saron harekete geçmisti. Barak, 'çok ileri gitmesinin' bedelini, yeniden baslayan çatismalar ve Filistinlilerin intihar saldirilarinin etkisiyle Saron'a sarilan Israil halki tarafindan iktidardan edilerek ödedi. Saron, 2001 basinda seçildiginde, Beyaz Saray'da artik Clinton degil, Cumhuriyetçi George W. Bush vardi.
Israil Basbakani, ise, hemen, radikal Filistin örgütlerinin lider kadrolarina suikastlar düzenlemekle basladi. Aldigi yanit, bir baska intihar saldirisi oluyordu. O güne kadar intihar saldirilarina bulasmayan Marksist örgütlerin lider kadrosu bile hedef alindi. ABD'yi vuran 11 Eylül 2001'deki saldirilarsa Saron'un eline bulunmaz bir firsat verdi. Çünkü Filistinli örgütlere yönelik 'önleyici saldiri' doktrinine dünyanin süper gücünün basindaki Bush sahip çikiyordu artik... 
Arafat 2002'ye Ramallah'taki karargâhi Mukata'ya hapsedilerek girdi. Ve 29 Ekim 2004'te ölüm kalim mücadelesi verecegi Paris'e götürülünceye dek orada kaldi. Yasaminin son iki yilinda kendisini 22 kez Beyaz Saray'da agirlamis olan Clinton'in aksine, Bush, onu 'terör destekçisi' ilan ediyor ve bir kez bile görüsmüyordu. Bush, ayrica Gazze'ye gidip Filistin Parlamentosu'na hitap eden Clinton'in dis politikasinin gözbebegi Filistin sorununa dair çözüm çabalarini topraga gömüyordu. ABD, AB, Rusya ve BM'nin Oslo'nun 'ucubik versiyonu' olmanin ötesine geçemeyen 'yol haritasina' sözde destek vermekle yetiniyordu. O 'yol haritasi' ki, reddeden taraf, Arafat degil, bizzat Saron'du! 

ISGAL VE DEMOKRASI
Ramallah'ta tecrit edilen Arafat'in payina düsense ABD ile Israil'in 'böl-yönet' politikasi geregi 'demokrasi' sosuna bulandirilmis yetki paylasimi dayatmasina boyun egip, özerk yönetimine basbakan atamak oluyordu. Elbet, atadigi basbakanin Oslo sürecine karsi çikan Filistinli örgütlerin intihar saldirilarini önleyememesinin sorumlusu da yine Arafat'ti! Uluslararasi kamuoyu, isgal altinda demokratik kurumlarin nasil isleyebilecegi üzerine kafa yormadan, ulusunun liderligini savas alanlarinda elde eden Arafat'a 'diktatör' derken, Filistinli milletvekilleri Israil izin vermedigi için parlamentolarina bile gidemiyordu... 

VE BEDELLER...
Filistin halki çoluk çocuk, Oslo sürecinin bedelini Israil'in ABD yapimi Apache helikopterlerinden atilan füzeler ve Merkeva tanklarinin atesleriyle çok agir ödedi. Oslo'yla baslayan Camp David'de noktalanan 10 yili askin süreçte, kimse ortaya çikip, 'Önce güvenlik, sonra devlet' tezini tersyüz etmedi, kimse 'Önce isgal bitsin, Filistin devleti kurulsun, bu devlet güvenlik vaat etsin' demedi. Oysa Israil, 'Araplar bizi kovmak istiyor' nakaratini söylerken, Oslo'yla umutlanan Filistin halkinin ezici çogunlugu 1988'de FKÖ'nün aldigi Israil'in varolus hakkini taniyan kararini zaten benimsemisti. 

KIBRIS'I ANANLAR...
Veya Kibris'ta Türk ve Rum halklarini bir arada yasamaya iknaya çalisanlar, kutsal topraklarda dipdibe yasayan 6.5 milyon Israilli ile 3.5 milyon Filistinli için 'Tek bir devlet çatisi disinda çözüm olmaz' demedi. Oslo süreci Israil isgalini 'mesrulastirirken', Yahudilerin vaat edilmis topraklara iyice yayilmalarini sagladi. Filistinlilere ise kisa süre rüya görme firsati verip, kâbusa uyandirdi. Daha yoksul ve daha nefretle bilenmis halde... 
Ve simdi, Arafat 12 Kasim'da hayalini kurdugu devletini göremeden Filistin'den çok uzaklarda, Paris'te ölüp giderken, onun basaramadigini yeni bir liderligin yapabilecegi söyleniyor. Hem de ayni Oslo'yla... 

YOKSA SARON'UN PLANI...
Saron'un yeni planiysa akillara baska seyler getiriyor. Insan düsünmeden edemiyor, Israil Basbakani, 'Neden Gazze Seridi'nden çekilme konusunda kamuoyu baskisina gögsünü bu denli siper ediyor' diye... Yoksa yasi bir hayli ilerleyen Saron'un aklinda, bas düsmani Arafat gibi ölüp gitmeden önce, Filistinlileri Yahudilerin asil 'vaat edilmis topragi' olan Bati Seria'dan topyekûn sürüp, Gazze Seridi'ndeki minnacik 'Flistin devleti'yle yetinmeye zorlamak mi var? 
-------------------------- 
(Kaynaklar: Robert Malley-Clinton'in Arap-Israil sorunlari danismani ve Camp David'deki arabulucu ekibinden, New York Review of Books'ta Hüseyin Agha ile birlikte yazdigi makale/BBC/Amnon Kapeliouk, Le Monde Diplomatique (Ingilizce versiyonu)/Robert Fisk, The Independent/Joel Beinin, Stanford Üniversitesi. Middle East Report'taki makalesi/Edward Said)
© 2013 Ceyda Karan
Avrupa Amerika Latin Amerika Afrika Ortadoğu Avrasya Asya / Pasifik Portreler