Ceyda Karan
Ortadoğu
diğer yazılar
 
Önerdiklerim

 

 

Suriye meselesi, eğriler doğrular
Tuesday, October 18, 2011
'Komşularla sıfır sorun' mottosu ve uyguladığı politikalar yüzünden Türkiye'ye kuşkuyla bakıp 'eksen kaydıranlar', Suriye'deki tavrın ardından övgüler düzmeye başladı. Bu insanı sevindirmekten öte düşündürüyor. En başta düşünülmesi icab eden ise 'liberal müdahalecilik'...
Türkiye’de dış politika analizlerini herkesin takip etmesi gereken Cengiz Çandar, Radikal gazetesinde ‘Suriye’de gerisayım başladı mı?’ başlıklı (15.11.2011) yazısını, “Hiçbir şey kalıcı değil. Yeter ki tarihin doğru tarafında durulsun” sözleriyle bitirmiş. Doğru söze ne denir? Özellikle Türkiye’nin 2003’te Irak savaşında Amerika’ya topraklarını açmayarak*, Bush yönetimi ve neocon projeye direnerek, ‘tarihin doğru tarafında’ konumlanışının meyvelerini nasıl topladığı düşünülürse... Türkiye’nin tam da bu sebeple hem Ortadoğu coğrafyası hem de Avrupa nezdinde yıldızı parladı. Uluslar arası meşruiyet gereği Arap rejimleriyle ekonomik ve siyasi ilişkiler derinleştirildi. Daha mühimi, Türkiye’nin, bizim için son derece sancılı olsa bile Ortadoğu coğrafyası açısından kıskanılacak demokrasisi, açık toplumu ve kültürel yapısıyla dikkatleri üzerinde toplamasıydı. Aslına bakarsanız, Türkiye salt ‘Batı demokrasisinin taşıyıcısı olduğu için değil’, bölgesine Batı’nın klişelerinden uzak bakmayı bilen, ‘bölgesel duruş sergileyebilen’ bir ülke olabilmesi sayesinde esin kaynağı oldu. ‘Eksenizimin ha bire kaydırılıp durulması’ bu sebeptendi. Irak savaşı mevzu bahis olduğunda ‘tarihin doğru tarafında durmak’ denilen şey, bize, tarihin bir anında ‘güçlüymüş’ gibi görünenlerden yana tavır almak yerine, ilkeler ve etiğin önemini küçümsememek gerektiğini gösterdi…

‘SEVİNMEKTEN’ ZİYADE ‘DÜŞÜNMEK’…
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun meşhur ‘komşularla sıfır sorun’ mottosu ve uyguladığı politikalar sebebiyle Türkiye’ye kuşkuyla bakıp ‘gıcık olanlar’ şimdilerde övgüler düzmekle iştigal ediyor. ‘Eksenimizi kaydırıp duranların’ ortalıkta pek görünmemesi son derece manidar. Sizi bilmem ama doğrusu bu beni ‘sevindirmekten’ ziyade ‘düşündürüyor’…

CUMHURBAŞKANI GÜL’ÜN MÜHİM ANALİZİ
Cengiz Çandar’ın “Hiçbir şey kalıcı değil” sözleri de yine bana başba bir şeyi anımsattı. Ortadoğu henüz sütliman iken, 2010 aralık başlarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kazakistan ziyaretine katılmıştım. Uçakta çok faydalı bir sohbet fırsatımız olmuştu. Henüz Arap isyanları filan yoktu, lakin Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yanılmıyorsam Dubai’de Arap liderlerine ‘statükonun değişmek durumunda olduğu, sistemlerini demokrasi yönünde reforme etmeleri gerektiği’ ikazıyla yüklü konuşması vardı. Haliyle biz de Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’ın konuşmasından hareketle Arap aleminde reformun nasıl mümkün olabileceğini sormuştuk. Gül, bu ülkelerin kendilerini yavaş yavaş reforme edeceklerini, ama reformun öyle Batılıların arzuladığı gibi üç beş ayda yapılamayacağını, ekonomik açılımlar sayesinde altyapının üstyapıyı zorlayacağını, zamanla bu zorlamanın üstyapıda değişimi kaçınılmaz kılacağını söyledi. Türk dış politikasının da ekonomik açılım ve siyasi dayanışma ile bu sürecin önünü açtığını anımsattı, örnek olarak da Suriye’yi verdi.

‘EVRİM’DEN ‘DEVRİM’E…
Cumhurbaşkanı, çok kısa bir süre sonra Tunus’ta bir üniversite mezunu işportacının kendisini yakarak sebebiyet vereceklerini bilemezdi elbette. Arap insanı pek çoğumuzun ‘sağını solunu şaşırmasına’ yol açtı. Zaman içinde reformlar yoluyla sistemlerin ‘evrilmesinden’, yani ‘evrimden’ ziyade ‘devrimi’ konuşmaya başladık. Fakat, Tunus ve Mısır’ı onyıllardır yöneten diktatörlerin devrilmesinin önünü açan isyan dalgası, zamanla kontrol altına alındı. Bu iki ülke bir şekilde kendi özgün dinamikleriyle ‘evrim’ sürecine girdi. Hala da bu süreç yaşanıyor.

LİBYA’DA ‘OLUP BİTENLER’…
Gel gör ki Libya’da işin rengi değişti. İş daha başından ‘silahlı mücadeleye’ yani şiddete dökülmüştü. Muhalefet ‘zayıftı’, ‘bölgeseldi’, kendi başına bırakılsa ezilmeye mahkumdu. Bu sebeple ‘insani müdahalecilik&liberal müdahalecilik’ devreye sokuldu. Arap Birliği’nin 21 üyesinden sadece 11’inin ışık yakmasıyla BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar uyarınca, ‘sivilleri koruma’ amaçlı ve havadan müdahaleyle sınırlı NATO operasyonu başlatıldı. Libya’da uzlaşma için büyük çaba harcayan Türkiye sonunda bu realpolitik kervanına katılmak zorunda kaldı. Ancak Güvenlik Konseyi kararı alenen kağıt üzerinde kaldı, Fransa başta olmak üzere pek çok Batılı ülkenin askerleri Libya topraklarında cirit attı. En son geçenlerde Katar Savunma Bakanı 5 bin askerinin karada savaştığını alenen itiraf etti. NATO bombardımanlarında hele de sonlara doğru pek çok sivil öldü, hiç kimse dert etmedi. Nihayetinde Kaddafi linç edilerek öldürüldü, cesedi fiili livataya maruz bırakıldı. Üç beş ‘gık’, ‘el Kaide’ filan diyen ‘medeni’ Batılılar yine sorun etmediler. Libya petrolleri ve yer altı suları sonuna kadar önlerinde açılmıştı zaten.

‘ANAHTAR TESLİM DEVRİM’..
Lakin yabancı müdahalesiyle başlayan, yabancıların daha uzun süre de müdahil olacağı anlaşılan yeni süreçte Libya’nın iç dinamiklerinin nerelere evrileceği meçhul. Bu büyük ölçüde dış güçlerin ‘anahtar teslimi devrimi’. Nihayetinde dış güçler kendi çıkarlarına bakar. Petrolünün yüzde 30’u Fransa’ya, yüzde 20’si Britanya’ya sunulmuş, 6. Filo Trablus açıklarında, Amerikan istihbaratı Bingazi’ye üslenmişken, eski sömürge gücü Italya da pay talep ederken, aşiretler arası dengelere dayalı iktidar yapısıyla Libya Ulusal Konseyi’nin işi kolay olmayacak.

‘LİBERAL MÜDAHALECİLİK’ İFLAH EDER Mİ?
Aslında tarihte birkaç örnek dışında liberal müdalaheciliğin öznesi olan toplumların kolay iflah olmadığı görülüyor. Pek çok ülkede kendi iç siyasi mücadelesinde normalde akandan çok daha fazla kan, çok daha kısa sürede akıtılıyor. Sadece Batı medyası bir aşamadan sonra alakasını kestiğinden öğrenemiyoruz. Sonra siyasi ve ekonomik istikrar sağlanamıyor, daha ziyade dışa bağımlı iktidar yapıları ortaya çıkıyor. Diğer yandan bir takım futurologların ‘ulus devlet çöküyor’ saptamasının şimdilik somut olguları bulunmasa da, bu ‘liberal müdahalecilik’ mevzusu küreselleşmenin geldiği aşama ile bağlantılı, biz beğensek de beğenmesek de... Bu yüzden üzerine kafa yormak gerekiyor. ‘Günümüzün gereği’ deyip geçmek, argümanlarını sorgulamaksızın kabullenmek yerine ‘kimler, neden, hangi araçlarla, nasıl hedef oluyor, sonuçları nerelere varıyar’ meselesini ciddiye almalı.

BALON ‘FOS ÇIKMAZSA’…
Tabi Libya vesilesiyle ‘liberal müdahaleciliği’ eksileriyle artılarıyla tartışmamız gerekirken, biz başka bir dala atlamakla meşgulüz. Hem de bir hayli kırılgan bir dala, Suriye’ye… Keşke ‘liberal müdahaleciliğin’ siyasi mücadeleleri arka plana ittirme hedefli basit argümanlaştırmasıyla, mesele sadece ‘demokrasi’ ve ‘insan hakları’ meselesi olabilseydi. Ancak bu Ortadoğu’yu anlama gereği hissetmeyen Batı’nın argümanı. Suriye, hem Müslüman alemdeki Şii-Sünni mezhep ayrımın 20 yüzyıldan kalma laik Baas ideolojisiyle dizginlendiği bir diyar. Arap milliyetçilğinin bir biçimde taşıyıcısı, öyle ya da böyle İsrail’e kafa tutmanın simgesi. Suriye ordusunu, İsrail karşısındaki hezimetlerle yüklü karnesine bakıp küçümseyebiliriz. Ancak azınlıklara dayalı bir rejimin Arap milliyetçiliğiyle dolduracağı balonun düşündüğümüz gibi ‘fos çıkmaması’ halinde bölgeye yayabileceği savaş potansiyelini hafife almamak lazım.

LİBERAL MÜDAHALECİLİĞE ‘MÜDAHİL OLMA’ GEREĞİ KALMAYINCA…
Ve elbette daha mühimi ‘Suriye asla sadece Suriye’den ibaret’ değil. Meselenin ucu açıkça İran’a dayanıyor. İran nükleer cephede Irak savaşı önceki propagandaları andıran haberler eşliğinde köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Amerika, Irak’ta Şiilere iktidar yolunu açtıktan sonra aralık sonu itibariyle savaşçı birliklerini büyük ölçüde çekecek. Diktatörlük ve kraliyet rejimlerinin oluşturduğu, halklarını ne kadar temsil ettikleri çok tartışmalı olan Arap Birliği, kurucu üyesi Suriye’yi dışlarken, Irak’ın çekimser tavrı manidar. Acemler, Baas rejiminin kendi bekaalarını da muhafaza edecek şekilde gitmesi için formül geliştirmezse, Esad’a kalkan olurlarsa, açıkça Sünni ve Şii alem karşı karşıya geliverir. Düşünsenize, zaten ekonomik krizdeki Batılıların ‘liberal müdahaleciliğe’ müdahil olmalarına bile gerek kalmaz. Onlar silah satmaya devam etmekle iştigal eder. Ne de olsa ekonomik krizden çıkış için savaşlar binbir derde deva…

AKLA YATKIN İKİ SENARYO
Türkiye eğer hakikaten ‘Suriye ihalesini’ gönüllü olarak aldıysa, iki ucu keskin bir kılıç kuşanıyor demektir. Suriye’yle iştigal ederken, dağınık ve ne yapacağını bilemez halde olan, ‘içeridekilerle’ koordinasyonu sorunlu görünen muhalefete sahip çıkan Türkiye’nin, ‘bir bildiğinin’ bulunması ve bunun ‘iradi’ olması arzulanır. Manipülasyon had safhada olduğundan son haberlere güvenmek mümkün değil, lakin iki senaryo daha akla yatkın görünüyor. Hür Suriye Ordusu denilen silahlı grubun, saf değiştirenlerle güçlenmesi halinde girişeceği bir ‘darbe’ ile Baas rejimine son vererek olayların Mısır benzeri bir geçiş dönemine dökülmesi. Daha iyi bir formül İran’ı Şam’daki müttefikini feda etmeye ikna edecek bir formül elbette. Yoksa bölgede sonucu belli bir mezhep çatışmasına har verilecekse, birileri ateşte sadece ısınırken, birileri yanacak demektir. Tarih okuyanlar bilir, zafer sandığımız şeyin bütçe hanesinde kayıp yazdığını çoğu kez. Bu sebeple doludur tarihin köşe bucağı Pirus’larla… Müdahaleyi yapanlar yorgur argın bakarken, savaş alanında parsayı çakallar ve sırtlanlar toplar…
Bütün bu gidişata bakıp, birileri ‘komşularla sıfır sorun’ mottosu gömüldü diye zil takıp oynuyor olsa gerek diye düşünmem bundan. Bir de Cumhurbaşkanı Gül’ün sözlerini anımsamam… 
* (Tabi unutmamalı ki, tezkere meclisteki ‘hayırcı’ vekiller sayesinde çoğunluk sağlanamadığından kabul edilmedi) 
 
© 2013 Ceyda Karan
Avrupa Amerika Latin Amerika Afrika Ortadoğu Avrasya Asya / Pasifik Portreler